Pazar, Eylül 30, 2007

LA VİTA A BELLA!





Bayram derken, çocukluğum derken aklıma çocuklar düştü... Ülkemin çocukları derken.... Çok yakınımzdaki Irak'daki çocukları düşündüm... Sahi orda çocuk kaldı mı hâlâ... Onların bügün anasız babasız kardeşsiz kalanlarına nasıl izleyici kaldığımızı tarih mi bizden soracak acaba Tanrı mı? Bugün iftar kuyruklarında iki saat önceden sıraya dizilenler mi gerçek açlar acaba?

AKP'ye oy vermekle ABD bayrağını yakasına takmanın artık hiç bir ayırdının kalmadığı bugünlerde kimse karşıma çıkıp da maval okumasın... Hem müslüman geçineceksin sonra ABD'nin himayesinde Türkiye'yi ele geçireceksin...

Irak'ta bir insanlık ayıbı yaşandı yaşanmakta... Bu ayıba bugün ki iktidara arka verenlerde katkıda bulundular... Onlarda biliyorlar bunu ama söyleyince yüzlerine utanmak şöyle dursun daha da sadırganlaşıyorlar... Çünkü kendi kişisel çıkarları insanlığın geleceğinin çıkarlarından çok daha öne çıkmış ya da artık beyinleri kalmamış...

Geçmişin acılarını anlatan çok özel bir filmdir LA BELLA A VİTA (Hayat Güzeldir)benim için! Kaç kez izledim... Sonuç hep aynı... Hüzün, buruk buruk kalmış yüreğim ve ıslak gözlerim... Ağlayın diye değil bugün koymam bu filmin son sahnelerini... Ben burada Irak çocuklarını gördüm hemen yanıbaşımızdaki... Buradaki kurtarıcı ABD askeri dikkatinizi çekerim... Kara mizah işte...Filmin müziği de ayrı bir güzeldir meraklısana Noa'nın sesinden...

Nerden aklıma esti kimbilir?

Ramazan’ı severim; çünkü arkasından Bayram gelir:))) Bayramlar güzeldir ama çiçekler gibi renkli ve mis kokarsa... Bu yüzden Kurban Bayramı’na bayram diyemeyenlerdenim... Kan koksu ile bayramı bi türlü kafamda bir arada oturtamadım öteden beri.. Kurban kesiminin bir ibadet olduğu bu günlerde insanlar doğal olarak günün anlam ve de önemine göre kurban kesmeliler... Amma velakin bilmem neden artık ülkemiz bu günlerde kan gölüne dönüşen görüntülerle dolup taşar... Oysa ben çocukluğumda hiç kurbanın kesildiğini görmedim desem inanır mısınız? Üstelik çokça kurbanlık gördüm... Sürülerin içinde geçti çocukluğum... Hatta annemin arada bir baba evine iltica ettiği günlerde babam yaz geceleri bizi de katardı yanına... Basınköy’ün Menekşe koyuna bakan tepesinde kamp kurardık... Kamp kuran yalnızca biz değildik.. Trakya’dan sürüsünü önüne katıp gelmiş çobanlarda orada... Babam nevalesini açar ortaya çobanlarla paylaşırdı... Bizde yanan ateşin çevrende oyunlar oynar dururduk... Bazen sürüden bir koyunu seçip onu severdim... Çobanlarla ekmeğimizi bölüşüp yerdik.. Onların çayını içerdik bizde isli çaydanlıkta demlenmiş... Koyun kokusu ve ışıl ışıl yıldızlar...Benim aklıma çocukluğumundan böyle kazınmış kurbanlıklar hep... Menekşe tepesinden yakamozlar içindeki deniz ve yıldızlarla dolu koca bir gökyüzü... Ve masum masum uyumaya çalışan koyuncuklar... -Birde hazin öyküsü olan bir kuzucuğumuzun öyküsü vardır ki yaşamımda...Onu da sonra yazarım... Şimdi içim kaldıramaz gibi..-
İşte böyle koyunlar kuzular benim gözümde gönlümde kalan... Bize hiç onları boğazlanırken göstermediler... Oysa herkes kendince kesiyordu yine kurbanını bir yerlerde... Bu yüzden çocukken kurban bayramını da seviyordum belki de... Üstelik Ramazan’dan daha fazla, dört gündü... Akraba ziyaretleri, büyük ailemizin yemekleri ve de lunaparklar vardır bayram anılarımda... Bir de babamı eğer ikna edebilmişse teyzem, bayram yeri gezmesine götürüdü bizleri... Bayram yeri anılarım hep uzaktan izlemekle kaldı ne yazık ki... Ancak ve ancak horoz şekeri ile macun aldığımı biliyorum oradan... Oysa benim aklım hep kayık salıncaklarda kalmıştır... Tüm mahallenin çocukları biner ancak biz izlerdik. Babam küçük olduğumuzdan başımıza bir şey gelir endişesi ile sıkı sıkı tembihlerdi teyzemi... Teyzem de babama söz verdiğinden yanına bile yanaştırmazdı kayık salıncakların...
İşte bu bayramların en tatlısı Şeker Bayramı idi tabii ki... İçinde “şeker” olan bayramı kim sevmez... Ben işin hep bu tarafınla ilgilenirdim... Birde mendil içinde bahşişler alırdık ki.. Benim hiç derdim olmadı... Ağabeyim ve kızkardeşim bahşilerin toplamınla ilgili sürekli planlar yapardı... Ağabeyim bahşişleri ona vermemi, böyle daha güvenli olacağı telkinleri ile beni ikna ederdi... Benim derdim ise ziyarete gittiğimiz evlerde verilen şekerin kalitesi idi nedense.. Hep anneannemin gösterdiği özeni beklerdim herkesten... Daha bayramdan günlerce önce ceviz büfenin içi türlü şekerlemelerle dolardı... Çikolata da vardı ama o kadar da revaçta değildi... Ancak likörün yanında ikram edilirdi... Oysa akideler, badem şekeri, badem ezmesi, hindistan cevizi şekeri ve lokumlarla dolu o dolap hem benim gözlem alanım içinde idi... Bademin kokusu bergomata karışır alır götürürdü beni... Ya gül suyu kokusu...Yalnızca dolabın kapını açıp da koklamak bile başka güzeldi... Anneannemim beyaz işleriyle süslü dolap raflarında kristal şekerlikler içinde her biri bana bir başka güzel görünürdü... Bayrama sabahına kadar yasaklı olan bu güzel görüntülere uzaktan bu kadar içli içli bakmama dayanamayan anneannem bendeniz tok evin aç kedisine bir külah mevlüt şekeri verir uzaklaştırırdı şeker mahallinden... Anneannem haklıymış aslında... Büyüyünce anladım... Ben de günler öncesinden şekerleri alıp dolaba koyardım... Benim oğlanlar gelip gidip bakarlardı... Ee dayanmaz “alın bakalım” derdim... Sonrası malum... Bayramın ilk günü yeniden şeker alınırdı... Nerden geldi aklıma şimdi derseniz bu şeker konusu... Sözcük bulmaca oyununda “lokum” yazdım... Çağrışım yaptı lokum ve de bayram... Lokum deyince önce ceviz dolap geldi aklıma... Sonra bayram... Birden bize ait lokumu ve akideyi nasılda boşladığımızı yerine sanki çok daha seçkin ve gösterişli diye çikolatayı oturmamız geldi aklıma... Ben gerçi gün içinde tadına bakmaktan asla vazgeçmeyeceğim çikolatayı bayram şekerlerimin içine koyamadım... Bu konuda çok ırkçı ve de tutucuyum demek ki... Bayramlara bence akideler ve de türlü türlü kokulu mis gibi lokumlar yakışır... İnanın bu yazıyı yazmak için Hacı Bekir’den asla para falan almadım... Yakından ilgim yok ama, uzaktan belki kan çekmiş olabilir:)

Perşembe, Eylül 27, 2007

% 100 olsan ne fark ederdin ki?

Çoğunluk olmak demek haklı olmak demek midir?
Metro giriş çıkışlarında sağı ve solu belli merdivenler vardır... Sağdan inersiniz, sağdan çıkarsınız... Kural budur... Çoğunluk tutar sağı da solu da kaplar... Geçenlerde vatandaşın biri yukarı çıkmakta merdivenlerden... Ne mümkün... Üstüne bir güruh akıyor ki... Dayanamadı vatandaş, bağırdı:"Yahu neden bu taraftan geliyorsunuz?" Sonuç? Doğal olarak çoğunluk vatandaşa haddini bildirdi(!) Suçlu vatandaş oldu... Çoğunluk haklı oldu...
Bu kez başıma gelen olay:
Üsküdar'dan belediye otobüsüne binmişim... Arkadaşıma gidiyorum... Otobüste oturacak yer kalmadığından orta sahanlıktaki cam kenarına ilişitim... Hiç de şikayetim yok... Burada da rahatça gidebilirim... Hava sıcak... Suyumdan bir yudum aldım... O da ne? Ayaklarıma çarpan şeye baktım... Ağır poşetleri adamın biri ara koltuuğun arasından ayaklarıma doğru itttiriyor... Çekildim kenara ister istemez... Yetmedi çekilmem... Adam araya iyice yerleşti vede koluma bir dirsek attı... Doğal olarak dönüp baktım adama... Bana hiddetle söyledi söz şu:" Bana bak! Bana dalaşma ben senin gibi değilim... Oruçluyum..."
?????????????????????
Şok oldum!
Ne diyebilirim bu sözün üstüne... Yanımdaki sağımdaki solumdaki kimse gözüme gözükmüyordu... Baktım bir çift göz bana bakıyor... Gözlerini yarı kapalı tutarak sakin olmamı belirtiyor... Yavaşça geri çekiliyor o adam, ve yerini bana bırakıyor... Bana sataşan kişi ise bana hâlâ bir şeyler söylenmekte... Duymuyorum... Duymak istemiyorum... Bana ayakta durduğu yeri veren adamdan başka kimse kişiye hiç bir şekilde engel olmuyor... Ve ben konuşursam bana saldıracaklarından adım gibi eminim... Burası İstanbul! Erzurum değil, Konya değil... İşte geldiğimiz nokta!
Hani şimdi büyük medyamızın yeni klişesi "mahalle baskısı" varya... Ben o mahalle baskısını tam otuz yıldır yaşıyorum aslını isterseniz... Daha 12 eylül öncesi tohumları atılmıştır bu mahalle baskısının... Olay artık mahalle baskısı olmaktan çoktaaaaaaaaaan çıkmıştır... Büyük bir kitlesel baskı olarak azınlıkların üstüne gelemektedir... Ben artık kendi ülkemin topraklarının azınlık sınıfındanım... Bunu acı olarak anladım... Ne kadar baskı yaparlarsa yapsınlar ben asla o baskıya boyun eğmeyeceğim... Ama gün geçtikçe eğenler ve de eğilenler daha da artacak... Görünen o! Çünkü cesaretini kaybetmiş toplumlar kaybolmaya mahkumdur... Ne zaman ki üstünüze gelen kalabalığın yalnızca çoklupundan dolayı haklı olmadığı gerçeğini göreceksiniz ve de haykıracaksınız o zaman varsınız! Sonucunu görmek değil yol açmaktır asıl olan...
Büyük Atatürk'ün "size ölmeyi emrediyorum "demiştir cephedeki askerlere...
Bizler de hangi anlamda bu yola baş koyacak isek biliyorum ki ardımızdan geleceklere zaman kazandırmış olacağız... Ne çokluklarından ne de var olan yokluklarından korkuyorum o kafaların... Demokrasiyi kendi getirmek istedikleri gerici düzene alet edenlerin seçim sonuçları beni asla bağlamıyor.. Yaşamında bir kez bile "ben kimim?" diye sorgulamamış, din olgusun çarkında kendini yok ettirmiş, düşünmeyen insanlar sinsilesinin benim karşımdaki varlığı ne ola ki?

Pazartesi, Eylül 24, 2007

AKEPE CUMHURİYETİ?

İşte bunlar bu!
Artık ne yazmalı, ne söylemeli? Ah ben bu ülkede hâlâ nefes alıp verip yaşıyorum ya! Ne demeli bana... Nasıl dayanıyorum bu duruma... Hangi güç veriyor bu sabrı bana? Hayret ediyorum artık kendime... Yoksa ben soğuk suda tencereye oturtulan kurbağa mıyım? Bu nasıl bir gidişat? Bu AKEPE’ye oy verenlerin arasında hiç mi aklı selim yok yahu? Asıl işin ilginç tarafı son seçimden %49 oy alan AKP’ye bu oyu kimler vermiş acaba diye araştırmaya kalkmamla başladı... Tabi ki benim Taha Erdem gibi araştırma ekibim yok... Ben başka bir yöntem buldum... İçinde yaşadığım toplumun esnafına soruyorum açıkça... “Müşteriler son seçimde hangi partiye oy attıklarını söylüyorlar” diye... Yakın çevremdeki insanlara da sordum doğal olarak... Onlara güvence verdim önce... “Korkma ısırmam parçalamam” dedim... Ama inanın yakın çevremde daha önce AKP’ye oy vermiş olanlardan dahi yanlızca 1 kişi yeniden AKP’ye attığını söyledi. Semt kasabımıza gittiğimde önce selam ardından konu döner dolaşır politikaya gelir... Geçen gün gittiğimde adamcağız nasıl öfkeliydi anlatamam... “Yahu, gelen tüm müşterilerin huyuna gidiyorum, konuşturuyorum. Sözü dönüp dolaştırıp seçime getiriyorum... Sonra hangi partiye oy attığını soruyorum...”
“Eeeee “dedim heyecanla!
“Yok yahu! Bir tanesi bile çıkıp AKP’ye oy verdim demedi! Kim verdi bu kadar oy AKP’ye?”
"Ben AKP’ye oy vermedim inanın" dedim... Güldü bana bıyık altından... Bilemem der gibiydi...
Hergün elimde gördüğü Cumhuriyet gazetesine karşın ben bile kasabımızın AKP zanlıları listesine girdim yani...
Sabah sabah duyduğum haber iyiden iyiye canımı acıttı... Gerçi AKP ile hangi haber canımı acıtmıyor ki acaba?
İşte bakın bu adamlara(!)... AKP Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve arap kültürü giyimli karısı ile Çankaya’daki ilk icraatları Semra Sezer’in 7 yıldır başarıyla sürdürdüğü gerçek bir Cumhuriyet kadına yakışır hareketine son vermişler! Semra Sezer’in başkanlığını yaptığı “Ulusal Eğitime Destek” kampanyasınayok artık...Nasıl batmış nasıl batmış bu icraat AKEPE’nin Cumhurbaşkanının gözüne değil mi? Okuma yazma bilmeyen kadınlara destek verilmesi, haklarının öğretilmesi, doğum kontrol yöntemlerinin öğretilmesi çok ama çok batmış belli ki AKEPE’nin cumhurunun başkanına... Hay ben sizin kafanıza... Yok size değil size oy veren kafalara?...
Tüm Aydın Doğan medyası da bugünlerde tutuşmış durumda... Önce aman demokrasi yaman demokrasi derken birden nasıl çark ettiler tornistan türban için bu da ayrı bir kara mizah... “Daha önceleri neredeydiniz?” diye mırıldanmak geldi içimden birden...
Ah be Güneri bey... Severim sizi bilirsiniz de... Şu MEKSİKA DALGASI’nı neden daha önce yazmadınız?
Beni en çok acı acı güldüren ve de düşündüren Ertuğrul Özkök'ün yazısı!
Daha doğru daha yürekli yazanlar var yıllardır... Ben bu yazarların yazdıklarına neden öncelik verdim derseniz... İnanın biraz sevindim sanki...
Gemiyi önceden fareler terkedermiş ya:)))

Cuma, Eylül 21, 2007

Daha dün annemizin kollarında yaşarken....


Kumsala vardığımda ilk işim denize koşmak olurdu hep... Tabanlarım kızgın kumlara basmaktan yanar.. Tek yol kendimi denize atmaktı... Kızgın kumlardan denize vardığımda nasıl serin gelir su insana.... Soğuturdum kendimi serin sularda... Yeniden kuma döndüğümde yanmazdı tabanlarım... Hatta hiç kurulanmadan atardım kendimi kumlara... Ağzıma burnuma doluncaya kadar kumalar gömülürdüm... Oysa ilk ayak bastığımda hatta basamadığımda nasıl sıçrıyorum kumlar üzerinde... Yaşama karşı böyle eğitiliyoruz hep acılara karşı... Önce tepki verdiğimiz çoğu olayı kabulleniyoruz en sonunda... Belki bu benim için uygun bir tanımlamadır.. Ben gibi olmayan da vardır... En soğuk sudan da çıksa kumlar O’na hep kızgın, sıcak gelebilir...
Okullar açıldı ya bu hafta başı... Benim odak noktam mini mini 1'lerdir hep nedense... İlk gerçek acı gözyaşlarımı o zaman dökmüştüm... Halbuki daha bir yıl öncesi ağabeyimin sınıfında konuk öğrenciydim...
Okumayı erken söktüğümden beni ağabeyimin sınıfına almıştı Mefkure Öğretmen... Benim ilk öğretmenim O! Lacivert saçlı kadın! Hoş kadın!
Nedendir bilmem çok rahatça gelip giderdim okula... Annem yanımda, sınıfta ağabeyim yanımda sürekli... Ve de üstüme titreyen Mefkure Öğretmenim... Her şey çok güzel giderken... Kış ortası kızamığa yakalndım... Nerde bizim zamanımzda aşılar maşılar efendim... Çok ağır geçirdim kızamığı... Ve de aile birliği toplanıp karar aldı... Benim hastalığımı ağır geçirmemi nazara bağladı aile büyükleri.. El kadar bebeğin okullarda ne işi var dendi...Ve de anne ve babamın ikna edilmeisyle nazardan çatlamamam için okula gidişim ertelendi:) Ağladım sızladım ne fayda... “Oyna bebeklerinle sen... Daha pek küçüceksin” dediler... Kırıldı minik yüreğim ama hiç farketmediler... Yeni eğitim yılı geldi ve de gerçek öğrenci olarak kaydım yapıldı... Günlerce kara önlük beyaz yaka hayalleri kurdum... İlk kez öğrenci olacaktım... Ama çocuk aklım işte... Ne bilebilirim ki başka sınıfa gideceğim... Annem ağabeyimi 2.sınıfların arasına kattı... Beni de aldı bir sınıfa çıkarttı... Daha sonradan adının Ferhunde olduğunu öğrendiğim resmi kayıtlı ilk öğretmenime teslim etmeye kalktı... Bende tam bir şok! Kim bu kadın? Ben kimim? Nerde benim sınıfım? Ah nasıl da tufaya getirdiler beni... Önce büzdüm dudaklarımı... Anneme yalvaran gözlerle baktım... Ağabeyimin yanına gitmek istiyorum dedim... “Hayır artık O’nunla aynı sınıfta değilsin... Senin sınıfın burası... Öğretmenin de Ferunde Hanım!” demez mi! Eh artık... Dayanamadım... Ağladım ağladım ciğerim sökülürcesine... Kaç ders saati girmedim sınıftan içeri... Kimseler anlayamadı acımı... Annem bile... Kaçıncı tenefüste Mefkure öğretmen geldi artık yanımıza... Kadın kendi sınıfının ilk günü olmasına karşın benim halimi öyle güzel anladı ki... Sarıldı bana... Beni hiç girmediğim sınıfıma soktu... Beraber sıraya oturduk... Bir yanımda Mefkure Öğretmen diğer yanımda Ferhunde Öğretmen... Ellerini birleştirdiler benim minik ellerimin üzerinde... Bak seni yeni öğretmenine teslim ediyorum dedi Mefkure Öğretmen... Anladım ki lacivert saçlı kadın artık benim öğretmenim değil.. Böylece kabullendim olayı... Daha bir yılı bile tamamlayamadan okulumuzdan da ayrıldık tüm Basınköy’lü öğrenciler... Bize Basınköy’de bir daire tutuldu geçici olarak... Basınköy Rotary İlkokulu öğrencileri olarak ancak bir bahar günü gerçek okula kavuşmuştuk... Amerikan bayrağının renklerinde tentelerin altında kurulan açık büfelerle Basınköy sokakları aynı bir Amerikan kasabasına benziyordu... O zamanın İstanbul valisi Vefa Poyraz yapmıştı okulumuzun açılışını... Okulun ilk günü derken nasıl daldım hatıralara...
Okulun ilk haftası bitti artık... Tam karşımda okul... dedim ya gözlerim hep mini mini 1’lerde diye... Artık alışmışlardır okula biraz olsun... Gerçi nasıl ve de neye alıştırıldıklarını da yazmak gerekir şimdi ama yazı uzar da uzar... Başka zaman...

Pazar, Eylül 16, 2007

Böyle bir pazar işte!

Ne kadar aciz hissettim kendimi bu şarkı sözlerinini duyunca... Benden önce mi benden sonra mı yazılmış bilemem ama yazılmış işte... Paylaşmalı mı, paylşamamalı mı? İşte sözler, işte şarkı... Ve de sevdiğim yorumcu Yonca Lodi....

Öyle çok üzüldüm ki ben

Neyi sevdiysem yarım

Ne çok istediysem az

Ayrılık alışkanlık biraz

Hayat kokusu buluurm

Sandım omuzunda uyurum

İnanmak isterken sevdiğine

Yük oldu sevdam, kalamam

Kalmak isterken giderim

Susmak isterken ağlarım

Sensiz de elbet, yaşarım

Yolumu bulurum ben

Akmak isterken dururum

Uçmak isterken konarım

Sensiz de senle olmanın

Yolumu bulurum ben

Cumartesi, Eylül 15, 2007

Yazmak gelmişse yazmalı!



Neden her şeyi net göremiyorum ki? Gözlerimde miyop yani uzağı görememe sorunum var yıllardır... Biliyorum bunu da... Kalbimin de mi aynı sorunu var.... Miyop mu kalbim?
Hasta olmuşum hafiften şu hızlı değişen havalardan... Birde üstüne dişimin kanal tedavisi girince araya bol morfin, ağrı kesici ve de antibiyotik biraz yatmamı uzanmamı getirdi beraberinde... Uzunca yatıp kalmışım tüm gün... Gündüz uykusunu çok sevmediğimden sersem gibi hissederim kendimi... kalkamadım bi süre... Düşündüm uzun uzun... Düşünüyorum o zaman varım... Gerçekten de öyle sanıyorum... Ama olduğumum kim olduğumun farkına varmak gibi bir duyguydu bu sanırım... Bedenimin göğüs kafesi bölümünde sürekli bir ağırlık duygusu taşımaktayım taa 17 yaşımdan beri sanırım... Öyle büyük bir ağırlık ki aslında ama alışmış beden bu ağırlığa diye geçiştiririm... Bazen daha da fazla olur bu ağırlık sanki... taşıyan aslında beden değil ruhtur... Kimi gün gelir ruha bile ağır gelir öylesine büyür... Böyle zamanlarda ruhumu o ağırlık taşır... Ne derler bu ağırlık duygusuna bilemem... Bilirim de söyleyemem... Herkes aynı mı yaşar yoksa hiç mi yaşamaz... Bunu da bilemem... Benim canımı yakan belki başkasında daha da yakıcıdır... Bunu da asla bilemem... Bu kalbe dolan ağırlık duygusuna derdimi anlatamıyorsam ne anlamı var bu acının... Derdimi anlattığımda derdim de bana derdim sen değilsin derse diye mi korkarım acep... Korkunun ecele faydası yok ki... Ölüm ölüm bir ölüm... Böyle düşündüm durdum uyku sonrası nedense... Gerçeği bilmek gölgelerde gezinmekten daha güzel değil mi? Yalanla mı yaşamalı? Zaten bir ömür dolusu yalan içinde idim... Bari bundan sonra dürüst olsam kendime dedim... Neden kırıyorum kendimi bunca yıldır.... Neden kandırıyorum? Anladım ki insana en büyük kötülüğü aslında kendisi yapıyor... Olanı biteni hiç de olduğu gibi değil olmasını istediğimiz gibi gösteriyoruz kendimize... Seviyor muyuz... O da seviyordur diyoruz... Yok öyle değil... Gerçeği görmeli kendine doğruları söylemelisin... Sevmiyorsan karşındakini “sevmiyorum” demelisin... Seviyorsun ama sevilmiyorsun... O zaman yoluna gitmelisin...Senin yolun senin olmalı... Başkasının yoluna, suyuna gitmemelisin... Ki bak böyle gün gelir yoluna akmak istersin... Ağır gelir ağır sevilmemek sana bilirim... Bunu duymak ne ağırdır bilirim... Peki bunu duya duya yaşamak daha da ağır değil mi be sana... Ağır çok daha ağır... İşte bu yüzden oyalama kendini artık... Çık karıştığın başka sulardan... Ak artık kendi yoluna ip gibi de olsan, çağlayanlar gibi de aksan... Belki kurur yok olur gidersin ama yama gibi akmazsın başkasının sularında... Toprak çeker seni içine belki... Olmadı buhar olup bulutlara karışırsın... Ama yok olmazsın inan ki... Yok olacak acizliğindir, yalanlarla oyalandığındır... Kalbin zaten hep orda varolacak sen yaşadıkça... Ama o kalbe borçlusun sen her güzelliği... Şimdi O’nu hiç de hak etmediği hallerde ezdirmek senin ne haddine... Kalp kalpten üstün olmaz... Buna kalp dayanmaz... Ezilmesin kalbim dersen al karşına kalbini gerçeği söyle... Kalbinde aklı vardır bilirim... Anlar seni... Sonra yavaş yavaş kendine anlatır... Daha da ağlar bir süre, belki sonsuz... Ama mutludur en azından gerçeği bulduğu için...

HATIRLAMA SEVGİLİ! BÖYLE DAHA İYİ!


Artık televizyon demek akşamları dizi film izlemek demek oluyor... Herkes birbirne soruyor:”Senin dizin hangisi?” Yakında kişilik testlerini de kişinin izlediği diziye göre yapacaklar... Benden uyarması... Dizinizi doğru seçin! Ben de bir zamanlar çok diziye takıldım bağlandım ne yalan söyleyeyim... Ama artık benim için olmazsa olmaz, izlemesem ölürüm vallahi gibilerinden izleyicisi olduğum dizi yok... Kendi yaşamımın gidişatını izlemek daha heyecan veriyor galiba artık banaJ Şimdi nerden zıpladım durup dururken bu konuya derseniz? Malum yeni sezon açıldı televizyonlarda... Okullar açılıyor... Havalar soğuyor... İnsanlar eve kapanıyor... Neden kapanıyorlarsa eve... Bu da ayrı bir konu... Daha sonra buna da değineceğim... Gündüz haldır haldır yemek ve kadın programları... Kim kimi ne yapmış... Ağız dalaşı programlar... Mahalle kadınlarının stüdyolarda şebekler gibi kullanıldığı özel hayatların didik didik edildiği mide bulandıran sözde programlar... Sedalardan, Peteklerden programcılar olan bir ülke burası... Haklılarda aslında... “Alem buysa kral benim” diyorlar... Halk bu! Programcısı da, sunucusu da bu... Düşünün artık program yapıyorsun ama türkçe bilmiyorsun... Küçük bir ayrıntı ama benim için çok büyük... her duyduğumda irkiliyorum...
Yazılırken “değil” yazılır amma velakin okunurken ve de söylenirken “diyil” denir... Cahil halk televizyonlarda öyle çok mikrofonu eline aldı ki artık yanlışlar doğru kabul edildi... Bakıyorum kimse artık “diyil” demiyor... Gitti benim dilim... Basa basa DEĞİL diyorlar... DEĞİL diyil yahu.... DİYİL! Bilmediğim konuda asla ahkâm kesmem... Ama bu değil yazılıp diyil söylenmesi gereken sözcüğünde yok olup gitmesine izleyici kalamadım... Çünkü şimdi büyük bir çoğunluk yurdum insanı yahu biz yanlış mı biliyoruz yıllardır bu sözcüğü diye kendilerini suçluyor olabilirler... Hayır efendim siz yanlış bilmiyorsunuz... O mikrofonu elinde tutanlar yanlış biliyorlar... Şimdi çıkmalıyım bu Türkçe’yi doğru kullanma konusundan... TDK nasıl uğraşıyor da bir adım gidemiyor ben garip mi halledeceğim...
Benim bugün kurcalamak istediğim konu diziler... Din, aşiret, töre ve de güneydoğu kokan dizileri baştan çizerim... Zıp zıp zıplarım... Kurtlar Vadisi ve de taklitlerini dizi kategorisine hiç sokmuyorum... Onlar büyük planların küçük parçaları... Onlar tam bir vurucu tim... Bir halk böyle yok oluyor...
Bir dizi vardır geçen sezondan devam eden... “Hatırla Sevgili”... İlk bölümüne bakakalmıştım... Tango beni Fenerbahçe’de geçen bebeklik yıllarıma götürdü... Sanat yönetiminin üstün uğraşları sonucu divan örtüleri dahi o yıllara aitti... İster istemez takılmıştım ilk bölüme... Yanlızca görüntüler beni cezbetti... Saç kesimleri, krepeli saçlar... İnce belli kadınlar... Kloş etekler... Ada ve fayton... Mis gibi krema kokan eski İstanbul pastaneleri... Akide şekerleri... Köşkler, fakir mütevazı ama gururlu insanlar... gözümün önünden geçti gitti bu dizi başladığında... Hep kendi alt beynimdeki kayıtlara ulaştım uzunca süre... Ama sonra olayın politik yönlerine dönünce konu... İster istemez taraf oldum... Annesi babası, dedesi anneannesi İHTİLÂL YÜZÜKLERİ takan, daha anne karnındayken babası Turan Emeksiz’in yanıbaşında atlı polise taş atan bir adamın başkaldıran bir adamın kızıyım ben... Onlar 60 Devrimi ile bu ülkenin başına bela olan kişilerden kurtulacaklarını sanmışlar... Ama heyhat! Yıllar yıllar sonra bakın görün ki... Menderes geldi İstanbul’un orta yerine babalar gibi çakıldı... Yok ettiği İstanbul’a hem de...Ardından yine bu ülkeyi aynı yollarla peşkeş çeken Özal da yanı başına çakıldı... İşte acı olan bu... Bu Hatırla Sevgilim adlı dizi de baştan aşkla meşkle başladı... İki aile üstüne kurgulanmış olaylar... Bir CHP’li, bir de komşu DP’li aile... Tam bir Romeo Jülyet... Olmaz da olmaz... Dizinin dün akşamki bölümünde biraz Cengiz Aymatov mu gördüm ne?:))) Selvi boylum, al yazmalım...


Menderes’in sütten çıkmış ak kaşık halleri beni çok rahatsız ettiğinden izlemeyi kestim diziyi baştan... Tomris Giritlioğlu’nun topumun aydınlanması(!) uğruna verdiği büyük savaşı daha önce KURŞUN YARASI’nda da görmüştüm... Sakın bu aydınlanmanın ardında dizinin çok bilmiş danışmanları(!) ve de SOROS olmasın? Buram buram SOROS ya sa AB kokusu alıyorum... İyi koku alırım da... Yersen dediler ben yemedim bu diziyi... Gel zaman git zaman büyük oğlum oyunculuk eğitimi aldığından teklifler gelmeye başladı... Bir anne ya da onu büyütüp emeği geçen bir insan olarak bazı önerilerde bulundum kendisine... Dinci, irticai, aşiret, töre ve dahi güneydoğu içerikli işlerden uzak durmasını yanlışlıkla dahi olsa bu tür oluşumlardan uzak durmasını önerdim kendisine... Dinledi beni sağolsun... Kendi de aklı başında, doğruları olan bir genç adamdır... Ben demesem bile asla yapmacağını bilirim ama işte anneyiz ya... Tutamayız dilimizi... Gün geldi “hatırla sevgili” den bir karakter oynamasını istediler... Araştırdı, düşündü ve oynamaya karar verdi... Burda konumuz oğlum kim olduğu değildir... İşte ben bu yüzden dün akşam yeni sezonun ilk bölümünü izlemek için tv başına konuşlandım... Bu yüzden Nazarlık’la oynadığım oyunu bile yarım bırakıp kalktım pc başından... Bekle bekle dur... Yahu içim bayıldı... Park sahnesindeki planlar bitmiyor... Bu Yasemin neymiş de haberimiz yokmuş... Herif amma da suçladı durdu kızcağızı... Hallaç pamuğu gibi attı... Tüm psikolojim altüst oldu... yahu sen genç kızla yat kalk, kızı hamile bırak... Arkanı dön ve git... Kızcağız çocuğunu doğursun ve de O’na Necdet gibi aslan bir baba bulsun... Sonra kalk gel hesap sor... Tamam sorgulama yaptırılmak isteniyor izleyiciye... Güzel... Ama bu kadar uzun sürer mi ya... Ya Deniz’in koma halindeki sahnelerindeki sevgilisi rolündeki o maymun suratlı estetiklerin bile yetersiz kaldığı Yılmaz Erdoğan’ın karısına ne demeli... Bir insan ancak bu kadar çirkin ağlar herhalde... Bu çirkinliği bu kadar yakın plan çekmenin ve de bu sahneleri bu kadar uzun tutmanın ne alemi varmış acep? Yakında görün ki Yılmaz Erdoğan’ın karısı lakaplı şeyh sait torunu bu hatun bir başka dizide başrole hop oturacak... Burnum koku alıyor... Gün onların günü... Ben böyle kös kös kucağında üzümler gözlerim ekranda evde tek başına dizi izlerken zırp pırt araya reklam giriyor... Hiperaktifim ya... Çıldırıyorum... Kalkıp bişiler yapmalıyım... Makinadan çamaşırları çıkarmam ve yeniden çamaşır yüklemem gerek... Çıkardığım çamaşırları bir koşu asmaya balkona çıkıyorum... Şimşek hızı dönüyorum... O da ne? Oğlum ekranda... Tam bakarken ... Gitti... İşte bu kadar...
Benden sana bu kadar reyting Hatırla Sevgili...
İzlediğim bölümde hiç de gerçek olmayan olayları yanlı taraflı görmek beni çok ama çok rahatsız etti... Ben de o devri bir gazeteci çocuğu olarak birebir yaşadım... Çok güçlü belleği olan bir insanım...
Neden solcu öğrencileri sanki çok doğrular olarak, sağcı öğrencileri de faşist olarak göstermek gayreti?
Faşist dediğiniz öğrenciler “NE AMERİKA, NE RUSYA, NE ÇİN! HER ŞEY MİLLİYETÇİ TÜRKİYE İÇİN!” diye bağırıyorlardı.... Türk bayrağından başka bayrak taşımadılar ASLA!
Oysa o günün solcuları Türk bayrağını tanımıyorlardı bile... Onların ellerinde Kızıl bayraklar vardı... Deniz Gezmiş İstanbul Üniversitesi’ni işgal ettiğinde arkadaşlarınla kocaman bir kızıl bayrak asmıştı binaya... Babamın genel yayın müdürü olduğu gazetenin muhabiri kızıl bayrağın resmini çekince muhabir militanlarca dövülmüş, fotograf makinası da kırılmıştı... Bunun üzerine babam büyük bir öfkeyle Sultanahmet’deki gazete binasından derhal Laleli’deki fakülte binasına gitmiş... Polislerin arasından geçerek kapıdaki militanlarla görüşmüş... Kendilerine derhal liderleriyle görüştürmek istediğini söylemiş... Deniz Gezmiş’e haber verilmiş... Babamla görüşmeyi kabul etmiş... Resminden önce babamın betimlemelerinden tanıyordum Deniz Gezmiş’i... "Aslan gibi heybetli bir adam çıktı karşıma" demişti babam... Sırım gibi delikanlı... Yüksek tavanlı fakülte koridorlarına dahi sığmıyordu sanki... O’nun bu heybetini görünce daha da kızmıştım demişti... “Yazık değil mi sana? Bir kızıl bayrağa mı değişiyorsun AY YILDIZ’ını! Üstelik hem asıyorsun tüm cesaretinle, sonra da işi yanlızca haber yapmak olan masum bir muhabiri dövüp milli servet olan makinasını kırıyorsun? Senin öfken hırsın kime?” Susmuş babamın karşısında Deniz Gezmiş... Yüzünü yere düşürmüş... Haklısın Ağabeyim demiş... Yanlış hatırlamıyorsam babamın çıkışından sonra fakülteye Türk Bayrağı asılmış işgal süresince.... Belki de bu yüzden asıldı Deniz Gezmiş?

Cuma, Eylül 14, 2007

Eylül de geldi derken....

Eylül'le birlikte sevdiğim renklerin mevisimi de geldi... Olgun mevsimdir sonbahar... Dingin, sakin gibi görünsede aslında deliler gibi enerji doludur içten içe.... Fırtınlar esmeye, yapraklar dökülmeye, ağaçlar köklerinden sökülürcesine dans etmeye başlar bu mevsim... Kuşlar göçmen kuşlar! Sürüler sürüler toplanır gökyüzünde... Güneye doğru yol alırlar hızla... Bakarız ardından kumrularımla güvercinlerimle... Onlar hiç gitmezler... Ne kıştan ne yazdan kokuları var besbelli... Göçmen kuşlar gibi değil bünyeleri... Razılar benim gibi varsa bi lokmaya yoksa yoka... "Tanrı ne verirse kabulum" der gibi bakışırız onlarla...
Akşam daha erken sabah daha geç olacak artık... Karanlıklar çoğalacak... Hep irkilirdim yaz biterken... Huyum suyum değişti galiba artık... Ne olursa olsun sağlık olsun... Geceler uzunda olsa yaşanıyorsa bir yerlerde yaşamaya mecbursun... Üstelik İstanbul'da sonbahar bir başka güzel... Yeter ki yakala güzelliği... Yakalamak hüner işi ama çok da zor değil ...
Bir eylül akşamı... Gün bitiyor... Bugünlerde kısalmayı daha bir çok hissediyorum sanki...Alışma dönemi...

Hüzünlendim... Aklıma bir Yahya Kemal'in mısraları bir de bu şarkı düştü:


EYLÜL SONU
Günler kısaldı... Kanlıca'nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.
Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa...
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa...
İçtik bu nâdir içki'yi yıllarca kanmadık...
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!
Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ıztırâbı zor.
Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sâhile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile

Yahya Kemal Beyatlı

Perşembe, Eylül 06, 2007

DÜNYA TENORUNU KAYBETTİ!


Artık O da yok! Belki de daha çok! Çoklukların yokluğunda kaybolmak yerine hiçliğe karışıp sonsuza kadar varolmak da olabilir gitmesi gibi görünen ölüm... DÜNYA O’nu unutmayacak asla... Sana mı güle güle demek biz sıradanlara mı güle güle demek bilemiyorum... Çünkü her şeyinle varolabilmişler asla yok olup gitmezler... Gidenler bizleriz aslında... “Pavarrotti öldü” diye üzülürüz... Oysa Pavarotti ve de gibileri asla ölmeyecekler... Hep yok satacaklar gelecek yıllarda... Sesleri, görüntüleri, tüm yaşamları uzun zaman dilimleri içinde saklanacak... Demek ki yok olup gitmeyecek... Yok olup gitmemek tabii ki çok güzel meziyetli insanlara has bir durum değil... Kötüye örnek istersek BUSH’da yok olup gitmeyecek asla dünya belleğinden... Hep bir beyaz canavar olarak görüntüsü kalacak dünya tarihinde... Oysa güzel şeyler bırakıp da ardında öylesine gidermiş gibi yaptı Pavarrotti... Yokluklara, açlıklığa, savaşa da karşı çıktı ve de savaştı sanatçı kişiliği ile! Boşa beleşe yaşamadı bu dünyada asla...
Biz O’nu daha baştan elemişiz ya:( Nasıl olduysa olmuş Ankara Devlet Konservatuarı’na öğrenci olarak gelmiş daha gençliğinin başında Luciano Pavarotti... “Senden bişi olmaz, güle güle!” demişler! Babam da aynı okulun tiyaro bölümünden başka nedenlerle ayrılmıştı... Bu yüzden bu konu oldukça ilgimi çekmişti duyduğumda..Babamla hem yaşdaş hem okuldaştı... Üstelik ilk kez babamdan duyduğum opera parçalarını, aryalarını yıllar sonra babam yerine aynı tatda ancak O’ndan dinlemiştim... Aslında bir bakıma belki de babamı dinliyordum Pavarrotti’yi dinlerken... Bu yüzden mi sevdim bilemiyorum... Ama şu anda kabul edilen o ki; Pavarotti dünyanın gelmiş geçmiş en iyi tenoru! Bu gerçeği dünya kabul etmiş ama insan denen varlığı ancak sürü olarak görebilen ülkemiz eğitim sistemi böyle bir değeri ne yazık ki hiç sayıp küstürüp ülkesine yollamış... Aslında iyi ki de yollamış... Ya Pavarotti Türk olsaydı da konservatuardan kapı dışarı edildiğinde Ticaret Lisesine gidip orada eğitim alsaydı... Sıradan bir memur olarak ömrü hayatını ziyan etseydi... Şimdi emekli maaşıyla geçinmek zorunda kalan ve de devlet hastanesinde son bulan bir yaşamı olacaktı... Şanslıymış! İtalyanmış! Değerini bilmiş ülkesi... O da çok ama çok uğraş vermiş geldiği noktaya çıkabilmek için doğrusu... Ancak buradaki milliyet farkına dikkat çekmek istiyorum... Sanata değer veren toplumlardan büyük sanatçılar çıkar... Dünya Sanat Tarihi’nde yerlerini alırlar... Ve bu sanatçılar içinden çıktıkları toplumları da yükseklere taşırlar... Al gülüm ver gülüm... Bizlerde ise ne kadar selülitli isen o kadar sanatçısın(!) Kavram bu... Nereden geldim buraya böyle ben... Ama içimde yaradır nedense... Kibariye gibi bir sesi dünya insanına tanıtamıyorsak bu bizim devletimizin ayıbır... Neden derseniz? Bu kadın zaten doğuştan sistem dışıdır... Okuma yazma bilmesi dahi önemsenmemiştir... Ama çocuk yaşta ailesine ekmek getirmek zorunda kalmıştır... Önce tarlalarda ırgat olmuş sonra pavyonlarda şarkıcı... Nasıl olduysa “Kimbilir” şarkısı ile Türkiye O’nu tanımış ve sevmiştir... Değerini bilmiştir halk O’nun... Kazanmış kazandırmıştır da... Ama devlet ne yapmıştır bu aşamadan sonra! Benim takıldığım nokta burada... Yahu bu vatandaşı yok saydın doğduğundan beri ama para kazanadığında hemen tanırsın vergi almak için...Tamam! Vergi kutsaldır! Pekiyi de bu sanatçının varlığının eşsizliğini denetleyecek bir birim yok mu bu ülkede... Böyle bir değeri MADE İN TURKIYE diye pazarlayacak bir mantık? Yok! Bu kadının sesinin oktavında kaç kadın vokal var acaba dünyada?
Yaaa nerden nereye!
“Pavarotti öldü” yazıyor haberlerde...
Pavarotti ölmez, biz ölürüz...
Biz gideceğiz bir gün ama Pavarotti hep bir SES olarak kalacak baki kalan bu kubbede!
Güle güle bize Pavarotti!

Salı, Eylül 04, 2007

Hem şiir; hem şarkı!

Nasıl isterseniz öyle görün bugün... İster şarkı diye, ister şiir diye...Dinleyin, okuyun...Yeter ki duyun!

İkindi vakitlerinde akşam sefaları
Kapı muhabbetlerinde komşu cefaları
Yan gelip de yattığım taşlar
Sabaha karşı camlarda sarhoş nidaları
Etine dolgun dulların genç kız edaları
Yem verip sevaplandığım kuşlar.
Ağlıyor İstanbul ağlıyor kalbim
Ağlıyoruz ben sessiz İstanbul sessiz
Ağlıyor İstanbul ağlıyor kalbim
Ağlıyoruz ben sensiz İstanbul sensiz
Duvarlardan silinmiş elin tenin kokun
Besbelli unutulmuş yolu İstanbul’un
Selamı kesti arkadaşlar
Ağlarım odalarda ben kendi halime
Sen karşı kıyılarda İstanbul nafile
Böyle mi biterdi eski aşklar
Ağlıyor İstanbul ağlıyor kalbim
Ağlıyoruz ben sessiz İstanbul sessiz
Ağlıyor İstanbul ağlıyor kalbim
Ağlıyoruz ben sensiz İstanbul sensiz