Pazar, Temmuz 12, 2009

Suda...




Geldim gidiyorum şu dünyadan ya; en beni içine alan zamanı sanki bu pazar sabahı saatleri...

Kimsecikler yok ortada yine kuşlar ve beni saymazsanız.

Arada bir sessizliği bölen araç gürültüsü de olmasa keyfime diyecek yok.

Hayallerim ve ben başbaşayız...

Nerde olduğum, ne hallerde olduğum hiç ama hiç önemli değil şu anda.

Zaten olmak istediğim yerdeyim...

Yürüyorum bir başıma toprak kokan yolda. Sağımda solumda daha olmamış böğürtlenler..
Cırcır böcekleri güneşin kavurucu sıcağını bekliyor cırcır ötmek için.
Denizin kokusu ciğerlerime doluyor boşalıyor. Tüm dertlerimi koparıp koparıp söküyor aklınca bağrımdan...

Gözlerimden gelen yaş rüzgardandır besbelli.

Toprak yoldan yavaş yavaş kumlu yola ulaşıyor ayaklarım. İyot kokusu olabildiğince güçlendi... Artık tam bir kafa bulmuş haldeyim. Denizden gelen poyrazın serinliği tüm bedenimi sarıp sarmalamışken hazır, bende biraz kendime sarıyorum kollarımı.

Ürperdim mi ne?
Sevdim birden sanki üşümeyi... Farkettim ya kendimi...

Ayaklarım kuma bata çıka yürür oldum artık. Her batış her çıkış bir oyun haline geldi... Daha gecenin ayazını taşır sabahın bu saatleri kumsal... Savursan da şöyle bir tekme atıp, güneşin kuruttuğu kavurduğu saatlerdeki gibi savrulmuyor kum taneleri... Daha zor, daha ağır, daha nazlı...

Usul usul denize doğru ilerliyorum. Çıplak ayaklarımın sesini duyup da kaçıp gitmesinler şeytan minareleri. Gümüş balıkları ürkmesinler gölgemden sakın ha...
Gölgemi nasıl saklasam?

Suda ayaklarım... Su soğuk mu soğuk. Tam çivi gibi dediklerinden. Temmuz sabahı da olsa serin sulardayım işte...

Deniz beni çağırıyor açmış kollarını koskocaman: "Haydi gel, ne bekliyorsun daha?"

Ufuk çizgisinin albenisi, ulaşılmazlığı mı beni böyle sana çeken ey deniz?
Hadi çocuk olsam kanardım sana da artık büyüdüm ben... Nerde senin bitmezliğin, ulaşılmazlığın?

Gölden bir farkın kalmadı artık gözümde... Dünya bir bilye tanesi hani Paşabahçe Cam Fabrikası'ndan çıkmış gibi... Sen ordaki maviliksin işte be ey benim güzel denizim...
Avucuma alıyorum biraz denizden; sonra bırakıyorum yine geriye... Ben denizle, deniz benle dalga geçiyoruz... Bir gülüyoruz bir gülüyoruz ki halimize, saçlarıma ellerini dolayıp başımı alıyor deniz...

Şarkılar söylüyoruz uyumsuz, notasız... Onun uğultusu benim çığlıklarımı boğuyor zaman zaman.. Susurturuyor beni usulca okşayarak...

Birlikte yeniden söylemeye başlıyoruz şarkıyı... Bu kez daha uyumluyuz mu ne? Ben söylerken o susuyor... O solo yaprken kendimi susturuyorum. Sarhoşluğundayım onun solosunun...

Mavinin yeşilin her türlüsü... Koyusu açığı, ton tonu... Turkuazı, havaisi, morumususu, laciverti, diplerde katran karası...

Diplerde katran karası...

Aman...

Katran karası alır beni içine çeker diye ürpermişken daha ortalarda görünmeyen güneşin gönderdiği ışıklarla parlayan altın kumlara bir basıp var gücümle yukarı doğru çıkmaya çalışıyorum.
Renkler yine savaşta... Açıklar beni yukarı koyular aşağıya çekmekte... Ağırlaşıyorum...

Öyle çok girdim ki denize ta içindeyim. Bu yüzden artık konuşamaz oldum sanki onunla. Yok artık karşımda çünkü...
Ben o'ndayım; bilmiyor ki o da bende...

Teslim ettim kendimi artık. "Ne olacaksa olsun" dedim. İster dibe çek beni, ister savur kıyıya at!

Ne dibe çekti; ne attı...

Kulaklarımda denizin derinlerinden gelen milyonlarca frekans ses... Gözlerim tuzlu sudan yanmış, sımsıkı kapalı... Üşüyorum demek ki dudaklarım titriyor...

Bir beşikte gibi sallanıyorum koyudan daha koyu suda masmavi bir gök altında...

Bir kayık gibiyim sanki... Kollarım boşta kalmış küreklerim... Ne sağımdan hayır var ne solumdan...

Birinden birine asıl diyorum kendime... Dönmem için geriye hızla küreğe asılmam gerek... Yok, olmuyor... Ne yürek, ne kürek var bende...

Güneş hızla yükseliyor maviliğin içinde... Mavilik artık yok oldu. Yerine bakamadığım bir aydınlık peydah oldu.

Artık biz bize değiliz dedi usulca kulağıma doğru deniz: "Seni yavaşça kıyıya bırakacağım, ve sen gideceksin ardına bakmadan bana."

Birden çat çat pat pat motor sesiyle doldu suyun içindeki kulağım...

Başımı bir yunus gibi suya daldırdım önce... Sonra yine yukarı doğru...Hızla küreklerimi elime aldım.. Yok yok kollarımı... Yüzmeye başladım kıyıya doğru...

Şeytan minareleri çoktan kumun altına saklanmışlar bile...

Küçük çocuk kovasını uzattı bana:"Bana biraz su getirsene ordan"

O da derinlerden su istiyor. Derinlerin farkını biliyor demek ki.

Ayaklarım yorgun yorgun ıslak kumlara bastı. Tüm ağırlığım orda döküldü kaldı. Isınmış kuru kumlara basarken tabanlarım sanki daha az ağırdım öncesinden...
Sırtıma sarındı bir örtü gibi denizden gelen esinti... Dayanamadı deniz yine sardı beni... Bende onu...

Arkama bakmadan hiç, yürüdüm kumsaldan toprak yola doğru... Yine böğürtlenler.. Biraz daha mı olmuşlar ne? Az kaldı tadına bakmaya...

Islak, hafif, küçük bir kayık... Küreklerimi yana almışım... Bir başka seferi bekler gibi...

Perşembe, Temmuz 09, 2009

SOYKIRIM!

Kaçıncı kere yazıyorum ama olmuyor!
Duygularımı yazıya dökmek bazen ne kadar ağır geliyor...

Ata topraklarımızda yaşanan soykırımı şiddetle kınıyorum...

Tanrı Türkü korusun!

Çin hakettiğini bulsun!

Dünya ne kadar suskun yine... Katledilen insanlar Türk olduğunda hep aynı tavır... Kıbrıs'ta da, Bosna Hersek'de de, Karabağ'da aynı tavır içinde değilller miydi?
Dünya senden iğreniyorum!

Buradan sesleniyorum:
Dünyayı sarıp sarmalayan Çin emperyalizmini kıralım...
Olabildiğince Çin malı kullanmayalım.
Biliyorum çok zor. Neye elimizi atsak Çin malı...
Esnafımızdan Türk malı talebinde bulunursa inanın onlarda üretim kademelerine ileteceklerdir...
Arz ve talep değil... Talep ve arz olarak geri dönüşlerle hem ülkemize destek vereceğiz hem Çin'e karşı ekonomik tavrımızı gösterceğiz. Siyasi tavırları göstermek konusunda siyasilere baskı yapacağız...
Biz yeter ki isteyelim... Gidenleri geri getiremeyiz ama...
Daha yaşanılabilir barış içinde bir dünya için masumlarında en az zalimler kadar sesi çıkmak zorunda!

Tam yazım biterken....
Sanayi Bakanından açıklama geldi! Çin mallarını boykot çağrısı yapıyor. Umarım bu çağrıya herkes uyar. Bakanlık Çin mallarını yurdumuza sokmasın en başta... Ne esnafın elinde mal kalsın ne paramız dışarı gitsin...
Tam yazımı bitirken Rabia Kader'e vize vermeyen ve bu yüzden büyük utanç duymamı sağlayan TC hükümetinin Başbakan'ından açıklama geldi... İsterse vize verecekmiş(!)...
Komik açıklamalar bunlar...
Başbakanında bakanın da açıklamalarında en küçük bir ciddiyet göremiyorum...
Salla gitsin der gibi... İnfiale gelmiş Türk halkının gazını alacaklar böyle saçma salak açıklamalarla...
Onlar kimin başbakanı bakanıysa onlara hizmet ederler, Türk halkına değil elbette...


Salı, Temmuz 07, 2009

Zamansızlığa özlem


Usulca geçer zaman içimden...

Ne uyutmak ne uyandırmak derdinde..

Her ne halim varsa öyleyim..

Ya uykuda ya değil...

Ha uykuda ha değil.

Yarı aralık gözlerimin önünde

Gördüklerim ne kadar gerçek,

Ne kadar hayal?

Bazen biraz gerisine düşerim zamanın

Bazen de çok ilerisine.

Oysa uğraşır didinir dururum anda kalmak için.

Ne bir kimse, ne bir kimse..

Kimsecikler olmasa..

Ben ve an..

Ben ve an..

Kalsak başbaşa...

An alsa götürse beni zamansızlığa

Zaman içindeki anılar ve hayaller

Top yekün yok olsa...

Top yekün yok olsam...

Pazar, Temmuz 05, 2009

Oy mısırım, mısırım...

Pazar pazar da bu ne böyle!
Nice zamandır aklımda duran canımı yakan bana çok ama çok batan bir konudur mısır konusu.
Tam mısır mevsimindeyiz. Ama hangi mısırın mevsimi? Tabii ki mısırınızın, öz mısırımızn...
Nerde benim sütlü mısrım?
Nerde benim közlenince kokusunla iştahımı kabartan mısırım?
Nerde benim mısır ekmeğim?
Nerde benim mısırım nerde?
"Sokakta" demeyin sakın. Onlar benim mısırım değil!
Belki var aralarında ama ara ki bulasın. Önce şu yabancı suni mısırları def etmeliyiz ülkemizden.
Eğer "milliyetçiyim", "vatanseverim" diyenlerdenseniz burdan yola çıkıp çok da güzel bir tepki vererek haklı sesimizi çıkarabiliriz. Üstelik ne sokaklara döküleceğiz ne bağırıp çağıracağız. Tek yapmamız gerekeni yapıp mısırımıza sahip çıkacağız.
Nasıl mı?
Öncelikle marketlerde konserve kutularında satılan mısırlardan asla almayacağız.
Bakın okuyun kutunun üstündeki yazıyı. Tüm konserve mısırları ithal edilmiştir.
Neden? Türkiye'de mısır mı yok?
Dünyalar güzeli vatanımda mısır yetişmiyor mu ki elin mısırını yiyoruz?
Bu mısır dünyanın en düzgün, en güzel mısırı da olsa yenmemesi gerekir. Ülkemde yetişiyorsa aynı ürün neden dışardan alıyorum?
Birde durumun en acı, an korkunç yanı bu mısırlar GDO mısırları. Devlet marifetiyle bize GDO(genleri değiştirilmiş organizma) mısırları yediriyorlar. Türlü türlü yeni hastalığın türediği günümüzde yurdum insanı hem hastanelere koşup koşup duruyor hemde bu kendilerine dayatılan ürünleri şapur şapur yiyor. Sormuyor "bu yediğim nerden geliyor" diye. Uyan ey halkım. Tüm AB ve ABD ülkeleri artık tamamen organik tarıma dönmüş. Biz ise bize dayatılan üçüncü dünya ülkeleri statüsünde yiyip içiyoruz. Pazarlarda, marketlerde tezgâhlara ne koyarlarsa kuzu kuzu ve hatta koyun koyun alıp tüketiyoruz. Sokaklarda, caddeler, iskelelerde görüyorum hani şu kabın içine bir işlemler yapıp satılan mısırları. Halkımı da görüyorum ağzım açık hayretlerde kalarak. Nasıl da lüp lüp götürüyorlar sormadan etmeden. Yahu sana faydalı bir şeyi öyle İDO'ların falan önünde allayıp pullayıp vererek yedirirler mi ey halkım? Bak işte anla burdan başına çıkartıklarının ne mal olduklarını. Sana GDO'lu ithal mısırlar yediriyorlar.
Başta da dediğim gibi bu mısırlar GDO'lu olmasa da ülkemde mısır üretildiği için yine de tercih etmem. Ama bir de üstelik GDO'lu... Yapmayın etmeyin. TMO depolarında çürüyüp gitmiş yerli mısırımız. Haşlamasını, közlenmişini yediğimiz mısırlar bile GDO'lu ithal mısırlarmış.
Sözün özü; ben derim ki: "Mısırları yemeyin!" Her gördüğünüz mısır satıcısına yerli mısır talebinizi söyleyin. Pazarlardan mısır alırken yamuk yumuk kısa uzun karışık olanları tercih edin. Onlar yerli mısırlardır. İthal mısırlar sanki aynı tornadan çıkmış gibi hep bir boydadır. O güzelliğe muntazamlığa kanmayın. Ne tadı var ne tuzu. Üstelik yedikten sonra sizinde GDOnuzu değiştirecek. Marketlerle asla mısır konservelerine elleriniz uzanmasın; ta ki yerli mısırdan konserve yapılıncaya kadar. Ve hatta tüm konserve üreticilerine yazı yazalım yerli ürün konservesi istiyoruz diye. Tabii bu tek başına olacak bir şey değil. Bilinçli olarak hareket etmek ve çoğalmak istiyoum bu yolda.
Benim bu sessiz protestoma katılanlara şimdiden ülkemdeki mısırlar adına teşekkür ediyorum...
Yerli malı yurdun malı!
Herkes onu kullanmalı!
Aşağıdaki türkü Karadeniz'den amma velakin yurdumun neresine gitsen mısır da vardır hani.
Bilmeyenler varsa bilsinler

Ek 1:Yazımı bitirdikten sonra biraz blog gezmesi yaptım. Mutfakta Zen'deki
yazıyı da okuyunca nasıl bir gıda terörü içinde yaşatıldığımızı
bir de Tigen İnaltong'dan öğrenelim.

Ek 2: Yine Tijen İnaltong'un paylaşımıyla ulaştığım bir platform.




Mısırumin isyanıdır daaaa :))


Cuma, Temmuz 03, 2009

Başımıza ne geliyorsa bu gerizekalı AKPliler yüzünden...

Yok daha fazla kibar kibar yazamayacağım. Demokrasinin "d"sinden bile almayan bir güruh yüzünden hayatımızın bir kaç yılı değil tümü heba olup gitmekte. Ve bu kötü gidişatımızın tek sebebi AKP ve onun tipindeki partilere oy verenler. Ne kadar ayrılıkçı, bölücü, dinci parti varsa hepsini burdan lanetliyorum. Misler gibi kurulu bir Cumhuriyet düzenimiz vardı. Tam anlamıyla oturmasa bile 60 anayasası ile enazından biraz toparlar gibiydik. 12 eylül darbesi sonucu işte bu hale geldik. AKP'de bir 12 peydahlaması çocuğudur. 12 Eylül olmasaydı ben bugünlerde AKP ile uğraşır olur muydum acep? Birde kalkmış utanmadan 12 eylülü yargılamaya kalkıyorlar. 12 eylül olmasaydı bugünkü içi boş naylonlaşmış CHP de olmayacaktı.
Misâkı millî sınırlarını gönlüne çizememiş, tam bağımsız bir Türkiye kavramı oluşturamamış, Türk halkı kavramını benimseyememiş, kafalarla kurulan partilerle gelinen sonuç elbette bu olacaktı.
Atatürk milliyetçiliğini benimsemedikçe yok olup gidecekler, farkında değiller. Bakıyorum da bazı aklı evvelere hâlâ "ezan susmaz, bayrak inmez" diye bağrınıyorlar. Ulan bırak ezan falan. Kimse zaten ezanla falan uğraşmıyor. Ne alaka ya! Bayrak tüm halkın bayrağı. Bu ülkenin her dinden vatandaşı var. Laikliğin gereği herkes istediği inancı yaşar. Çan sesine de en az ezan sesi kadar değer vereceksin. Ama bayrak herşeyden önce gelir. Bayrak yoksa zaten sen yoksun! Bayrak senin bağımsızlığın. Atatürk'ün de varsa bayrağın yanında. İşte sana yetiyor bu değerler. Onlar senin demirbaşın. Yoksa köle olmaya mahkûmsun artık ömürboyu. Seni böyle kandırdılar işte ey halkım. Din'le girdiler kanına.
Bak şimdi de yeni bir çorap örüyorlar başımıza! Okuyun bir zahmet...
Kölelik hafif kalır inanın bu uygulamanın yanında. Kölenin kölesi olacağız artık çoluk çocuk!
Neden!
AKP'li yaratıklar yüzünden elbet....
Zengin AKP'liler çalmaya çırpmaya, fakir AKP'liler de dilenmeye alışkın olduklarında ve ne yazık ki bu vatandaşlıktan demokrasiden bihaber mahlukatlar yüzünden olan bize olacak!
Sadece benim ahlarımla bile öte yana gittiklerinde biraz zor çıkacaklar cehennemden bu APK'liler...
AKP'liler sizi ne olacak!
Anneannem beddua etmemizi istemez hatta yasaklardı. Amma çok içinden geliyorsa bir şeyler söylemek şöyle söyle derdi: "Allah müstehakını versin"
Türkçesi: "İşi Tanrıya havale et. O kullarının ne bok yediğini çok iyi bilir. Kesinlikle karşılığını verir."

Çarşamba, Temmuz 01, 2009

Neresinen tutup da bu düzeneğin?

Acayip hatta acayip ötesi günler içinde bir o yana bir bu yana savruluyorum. Varlık yokluk arası haller içinde geçen acaip ötesi günler. Bazen içime dalıp rahatlamayı seçiyorum. Çünkü dışarıdaki dünya bana çok ama çok ağır.
Nedir bu kadar ağır olan?
Tek bir sözcük yetiyor anlatmaya benim dilimce: "Duyarsızlık"
İster fısıltı halinde konuş istersen bağır çağır ve hatta eline megafon alıp anlat derdini; hiç bir farkı yok duyarsızın karşısında.
Tümden gelim olarak düşünsem...
Ait olduğum devlet benim ait olmadığım kişiler tarafından zaptedilmiş ve çok hızlı bir şekilde yeni bir düzene doğru gitmekte. Demokrasi ile yakından uzaktan ilgisi olm
ayan kişiler tüm kaleleri zaptetmişler, her yanımızı hallaç pamuğu gibi atıyorlar ve biz izliyoruz. Darbe üstüne darbe yiyoruz "darbe" bahaneleri ile... Ben artık gerçekten öyle böyle değil büyük bir darbe istiyorum. Kökleri kazınacak cinsten. Böyle küçük küçük darbelerle büyük darbeleri kesecek sanan zavallıların artık sularının çoktan ısındığının ve hatta kaynamaya geçip buharlaştığını düşünüyorum. Kaldıralım şu leşleri de artık ortalık daha fazla kokmasın. Cenaze namazlarını da Amerikan topraklarından hocaları gıyaben kıydırır artık bir zahmet :))
İşte görüldüğü gibi ne kadar ağır da olsa içimden hâlâ durumu dalgaya almak hali de var.
Tümden gelimin ikinci aşaması: Şu benim anam, babam, toprağım, aç bırakıp doyuranım, İstanbul'la ilgili.
Bir FSM Köprüsü bakım çalışması yüzünden trafik çilesi teranesi gidiyor medyada. Bile bile sorun yaratılıyor ve medya marifetiyle kamu oyu yaratılıp akıllarınca beyin yıkama yapıyorlar. İstanbul'da trafik sorunu her zaman var elbette. Ama bir kısım zevat öyle güzel bir metodla geliyorlar ki bu durumun üstüne.
Tüm halkı beyinsiz kendilerini çok akıllı sanan bu köylü kurnazlarının tek bir amaçları var: Üçüncü bir köprü!
Bu yazarken bile tüylerim diken diken oluyor! Kafamda resmetmek bile istemiyorum. Dünyanın sonu gelse hepten yok olsak çok daha az incinirim herhalde üçüncü köprü düşüncesinden.
Bu rantiyeciler İstanbulum'un kalan son yeşil topraklarına göz dikmişler. Tüm ciğerimiz, nefesimiz yok edilecek! Ve bizler böyle resmen salak salak izleyeceğiz.
İki köprü nemize yetmiyor yahu? Marmaray projesi neden yapıldı. Dünyanın en
pahallı projelerinden bir Marmaray. Bu proje bu halkın paraları ile yapılıyor. Ve bu proje için nasıl ikna edildik? Ya üçüncü köprü, ya tüp geçit! Sonuç tüp geçit oldu. Daha tüp geçit bitmeden şimdi üçüncü köprü düşüncesi için kamuoyuna ısınma turları. Hay ben bu kamuoyunun. Aklı olmayan kamunun oyu olsa ne olur olmasa ne olur! Walla olursa korkunç olur. Bir sıkımlık aklı olmayan, pazardan domates alamayı bile beceremeyen idot kafalı insanlar İstanbul'un tarihin de, coğrafyasının da içine ettiler zaten Menderes iktidarından beri. Şimdi yine bu kişilerin arsız doymaz ağzı salyalı torunları artık işbaşında. Ve İstanbul'un daha neresi kalmış ırzına geçilmemiş diye didik didik arıyorlar her daim. Bir de iktidarın kendini iktidara taşıyanlara verdiği sözlerde var. Galataport gibi, üçüncü köprü gibi. Seçim meydanlarında oy isterken hiç bunlardan bahseilmez. Ne denildiğini bir kaç sözcükten öteye anlayamayan halka çıkıp bir iki Baykal'a sataşma mavallarıyla seçim havasını geçirirsin, olur biter.
İşte böyle tümden gelimlerle şimdi nereye gelsem...
Biraz kendime gelsem...
Yok ben iyisi mi kendime gelmemeyim...
Hiç çıkamam işin içinden...
Belki de işin içinden çıkarsam ben ben olmaktan çıkarım diye böyle kördüğüm halimle kalabilmeyi seçiyorum galiba...


Cumartesi, Haziran 20, 2009

Cezayı çeken kim?


Güzel şeyler düşünmek, güzel yaşamak için yaşanmış kötü olayları yok saymak bir yol mudur?
Ben de sürekli neşeli, güler yüzlü, kahkahalar atarak yaşamak istiyorum. Kim istemez?
Bir karar vermiştim. Güya dayabildiğim sürece burdan olumsuz yazılarla ne kendime ne çevreme rahatsızlık vermeyeceğim diye. Bende şöyle çarşı-pazar gezilerimi, kaç tişört aldığımı, ne yediğimi, gece kaçta yattığımı, "ay wallahi dün çok eğlendik" gibi kakara kikiri muhabetleri yaptığımı yazabilirim...
Atatürkçülükten öyle dem vurup vurup sonra çok güzel Can Dündar, Ahmet Altan, Orhan Pamuk ve diğer şürekâsının kitaplarını ballandıra ballandıra anlatırım. Ne gam der geçerim... Blog benim değil mi... Ağız olan konuşur, blogu olan yazar. Ama olmuyor işte...
Bugünde ne kadar dayanırsam dayanayım bu habere katlanamadım.
Haberimizin kahraman er kişisi(!) Hüseyin Üzmez...
Küçük kız çocuğunu taciz olayı ortaya döküleli ve tutuklanması ne kadar za
man önce oldu; hatırlamıyoum. Ama daha ilk anda özenli davranıp dava sonucunu bekleyeceğim demiştim. Böylesi olaylar çok gizli, gözlemlenmesi, çözülmesi zor ve tamamen hayali olabilir. İftiranın en kolaydır erkek cinsine taciz ve tecavüz. Olayın çözülmesi ortaya çıkıncaya kadar zanlı için zor süreç başlar. Zor olması elbette suçsuz olanlar içindir. Bir de temize çıkılsa bile ömür boyu ve hatta nesiller boyu miras olarak da kalabilir böylesi bir suç. Bu yüzden tüm aklıselimle kendimi bu konuyu yazmaktan uzak tuttum. Hukuk devletinde yaşıyorsak da gereği budur.
Ancak olayla ilgili tüm haberleri hiç kaçırmadım galiba. (Belki bir kaçını kaçırmış olabilirim) Bu gün yine bu olayın haberini okdum. (İşte burada merak edenlere) Ve biraz tatsız da olsa burdan bende bir şeyler yazmak istedim.
Nedir beni bu kadar sarsan bu olayda acaba?
Kim ceza çekiyor diye bakıyorum aylardır?
Hepi topu zeka yaşı 10, takvim yaşı 14 olan bir kız çocuğu var elimizde.
Tacizden tutuklu kişi cezaevinde mahkeme mahkeme geziyor. Duruşma günleri gayet keyfi yerinde mahkemelere gidip geliyor. Keyfi o kadar yerinde ki arada bir basına sataşmalar yapıp ve yine basın aracılıyla bir yerlere göndermeler de yapıyor. Eşi dostu, karısını, kızı, kızanı hepsi yanında. Ve hatta ağızlarından Allah eksik olmayan, müslümanlığı kendi tekelinde tutumak heveslisi bir kısım medya da bu kişiden yana.
Diğer yanda bir küçük kız. Bu olaydan sonra devletin koruması altında bir SHÇEK yurdunda kalıyor. Şu kısacak yaşamının bütününde hep yanında olan annesinden, babasından, kardeşlerinden ayrı. Çok özlüyor onları. Anne, baba elbette öyle çok güzel bir anne baba örneği değil. Ama o kızın annesi ve babası. Yok başka annesi babası olması olanağı bu dünyada. Kardeşleri... Kimbilir neler yaşardı onlarla... Ne hayalleri vardı acaba? Küçük, yoksul, üstelik çocukluğunun istismar edildiği bu dünyayı özlüyorsa bu küçük kız içim ister istemez buruldu. Demek ki bunca geçen zaman içinde kaldığı yurtta hiç bir yarası sarılmamış bu kızcağızın. Olayın üstünden bunca zaman geçtiği halde hâlâ depresyonda ise bu yavrucak bunun suçlusu kızın koruma altında bulunduğu kurumdur. Bunca zaman içinde bu kızda çok ama çok güzel olumlu gelişmeler olmalıydı. Daha hayata bağlanmış, ailesini elbette özleyen ama uzakta da olsa kendisini çok mutlu hisseden bir genç kız yaratılmalıydı. Eğitimine daha çok zaman ayırmış, geleceğini planlamış, ayaklarının üstüne sağlam basabilen bir genç kız yaratmayı hedeflemek gerek bu çocuk için. Örnek olmalı tüm güzel gelişmeleri ki; başka bir yerde haksızlığa uğrayan, istismar edilen, taciz ve tecavüze maruz kalan nice çocuk cesaretlensin.
Ama basın marifetiyle ne yapılıyor?
Tam tersine: "Aman ha kızım senin başında da böyle bişi gelmişse sakın açık etme, kapat konuyu gitsin. Bak konuşursan ailenden de ayrı kalırsın, dilllere de düşersin. Üstelik sana bunu yapanın da yanına kâr kalır. " Ve daha neler neler derler. Malum böylesi durumlar etnik ve bölgesel düşüncelere göre çok farklı davranışlara doğru gidiyor. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşayan gelişmemiş insancık türleri hukunun üstünlüğü ilkesinden bir haber kendi sözde töreleri içinde ne haltlar ediyor, nasıl katliamlar ve kıyımlar yapıyorlar; herkesce malum.
Basın ve bu konuda duyarlı olması gereken sivil toplum örgütleri ne yapıyor?
Basın yalnızca sansasyon peşinde. Sivil toplum örgütleri de böylesi olayları çok fazla bireysel görüp gereken özeni ve değeri vermiyorlar gibi geliyor bana...
Oysa toplumun en küçük hücresi bir çocuk bireyi yara almış, canı yanıyor.
Ve biz izliyoruz...