Cuma, Ekim 30, 2009

Umutsuzluk hastalığı

Kafamda yazacaklarımı tam oturmuştum,öyle bir toparlamıştım ki umutsuzluğumu, umutsuzluğumuzu.
Bir yandan da alttan bir fon müziği gelmekteydi derinlerden.
Yazı yazarken genelde ağır parçalar dinliyoum.
Özellikle Norah Jones...
İşte tam umutsuzluğumun diplerinde kara yosunlara dolanmış bir haldeyken ve de yeni yazımın başlığını oturtmuşken Mazhar seslendi ruhuma işlercesine:"Benim hâlâ umudum var"
Bir anda olsa güzeldi, hoştu hâlâ umudu olabilmek. Ama tükenmişliğime ne kadar çare olacaktı ki?
Dün Cumhuriyetin kuruluşunun yıldönümünü yaşadık. "Kutladık" diyemiyorum. Kutlama değil artık bizim yaptığımız. Ya da kendini ellerinde bayraklarla sokağa atanlar, havai fişek gösterilerini izleyenler kutlama yaptıklarını düşünüyorlarsa çok ama çok aldanmış haldeler. Buradan kendilerini uyarmak yurtsever bir Atatürkçü olarak benim görevim addeiyorum. Acı bir 29 Ekim geçirdiğimi düşünüyorum hem de en acısından.
Dolmabahçe Sarayı'nda Cumhuriyet Resepsiyonu verildi. Haberlerde izliyorum. Devasa bir pasta getirilmiş salona. Pastadan Atatürk çıkartılar. Bunu da yaptılar. Ata'mızı striptizci konumuna getirdiler. Yazıklar olsun bize ki kılımızı kıpırdatmıyoruz. Adamların tecavüz etmedikleri tek değerimiz kalmadı artık. Ben artık bu halkın bir mensubu olmaktan utanç duyuyorum. Bu kadar kansız bu kadar atasını anasını ayaklar altına almış toplumlar yok olmaya mahkumdur!
29 Ekim 2009 günü Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşananlar:
Ve daha nicesi...

Hiç yorum yok: