Cuma, Mart 09, 2007

Cengiz Han ve Mirasçıları! Ben?

Dün! 8 Mart'tı ya... Ben de sokaklardaydım... Yürüyüş yapıyordum... Yok canım, o meydan senin, bu park benim, elimde pankartlar, ağzımda sloganlarla gösterilerde değildim... Benim için Tanrı’nın sıradan bir günü 8 mart... Hani tarih olarak söyledim... İçerik olarak benden çok uzak... Neyini kutlayacağım kadınlığımın... Kadın oldum da kuş mu kondu? İşim yok gücüm yok! Sigortam yok, sosyal hakkım yok! Yalnızca vergi almak için vatandaş yerine konan bir şey(ne?) aslında... Hay olmaz olsaydım... Bir minicik kız çocuğu olarak kalsaydım... Belki de kaldım da farkında değilim... İnanın büyüklerin şu çetrefilli yaşam oyununu ben öğrenemedim... Başıma gelen sorunlarla hâlâ başa çıkabilmeyi becerebilmiş değilim... Sorun karşımda durur... Ben sorunun çözümünü şıklara ayırırım... Böyle olursa böyle... Şu yoldan gidersen şuraya çıkarsın... E güzel de gel şıklardan seçim yap... İnsan tek bir varlık ama attığı adımlar tek o kişiyi değil bağlantısında olduğu tüm bireyleri etkiliyor... (Bu yazı konu içinde konuya doğru gidecek... Şu benim Matruşka yazılarımdan olacak herhalde)
Ben bireysel yürüyordum efendim... Kuzeye doğru, kuzey rüzgârlarına doğru... Rüzgâr mı yüzüme çarpıyordu ben mi rüzgâra çarpıyordum bu sabah daha net öğrenmiş oldum sinüzit ağrılarım başlayınca... Olsun arada ben de rüzgâra iki tane çarpmışımdır herhalde... Kimbilir onunda başı ağrıyordur benim darbelerimden... Yürüdüm bir başıma bilmem kaç kilometre... Rumelihisarı’na vardığımda hisarın önündeki tabelaya çarptı gözüm... Tam oralardan geri dönmek niyetindeydim... Bugünlük bu kadar derken “Atlı Köşk: 2700m” yazısını okudum... Bu tabelayı okumamın ne alemi vardı dedim içimden ama çok geçti... İçimdeki iki kişiden çılgın olanı baskın çıktı doğal olarak...
-“Yürüyeceksin” dedi...
Pasif boynunu büktü...
-Peki, dedi.
-Hadi hadi sallanma, daha eve gidip yemek yapacaksın!
-Aaaa bi de azarlıyor insanı... Yorulduk yahu! “
-Yok yorulmak sana...
Yine yollar beni bekler... Yürü babam yürü... Yok babam falan ya... Lafın gelişi... Nerde babam?


Vardım Atlı Köşk’e... “Buradan artık otobüse biner geri dönerim” dedim demesine ama durmak gerek burada...
Atlı Köşk, Osmanlıca adı: Emirgân Sarayı... Daha sonradan bahçesine konan at heykelinden ötürü adı “atlı köşk”e çevrilmiş... Osmanlı mülkleri açık artırma ile satılınca burayı da adını şimdi hatırlamadığım varlıklı bir kişi aldı... Ondan da Sakıp Sabancı'nın eline geçti... Uzun yıllar konut olarak değerlendirildi. Sakıp Sabancı ölümünden kısa bir süre önce burayı müze yapma kararı vermişti. Kendisi karşı kıyıdaki yalısına taşınmıştı... Özel bir mülk olduğundan içinde ailemden anılarda olsa ancak uzaktan bakabiliyordum çocukluğum ve gençliğim boyunca. Benim için çok değerli... Büyükbabamın doğum yeri bu bina... Bana göre şipşirin bir yuva burası... İstanbul talan olduğundan başta benim doğduğum ev de olmak üzere ailenin tümünün doğduğu mekanlar yok olup gitmiş durumda. Büyükbabamın doğduğu evin kalmasının tek nedeni bir saray olması. Sarayların yeterince ilgi gördüklerini söyleyemeyeceğim... Ama en azından ayaktalar... Hatta bazılarının harabeleri bile ayakta... Bu yüzden saraylar ahşap İstanbul evlerinden çok şanslılar.. Şimdi "büyükbabanın doğduğu evin ne önemi olabilir ki?" derseniz ki dersiniz... Burada doğan adam şimdi karşı kıyısında Göksu’nun kenarında sonsuz uykuda... Ben de tam iki arada... Büyükbabamdan kozmik bir güç istemekteyim... Anlamadınız... Boş verin... Bir afiş asılı köşkün kapısına.. “Cengiz Han ve Mirasçıları Sergisi!" İçim giderek bakıyorum.... Eve dönmek zorundayım..
8 Nisan serginin son günü... O da ne? 8 Mart Dünya kadınlar Günü için özel davetliymişiz... İlk kez kadın olmanın ayrıcalığından yararlandım :) Büyükbabamın bebekliğinin geçtiği bahçeye girmekti amacım oysa... Bak başıma gelenler...
Büyükbabam, ilk gözağrım! Gel bana yol göster... Nerde oynardın bi başına? Şu merdivenlerden düşüp de kaç kere canını yaktın acep? Ne güzel bir çocukmuşsun sen... Silik de olsa anneciğinle çekilen resimden belli ne güzel bir çocuk olduğun... E ben de az sana benzemem mi? Beni çerkez güzeli annene benzettiğin için pek severdin... Ama bak ben de zaman içinde sanki biraz daha sana benzedim... Bahçede konuştuk büyükbaba-torun... Bir el bana kapıyı açıp içeri girmemi işaret ediyor...
-Hadi gir içeri! Diyor büyükbabam...
Camdan bir klube... İçinde x-ray aleti var...
Genç adam bana bir bilet uzatıyor...
-Hoşgeldiniz! Bugün bizim konuğumuzsunuz!
Şaşkın bir halde teşekkür ediyorum...
Çantamı x-ray’e bırakıyorum... Bende sorun var... Bip bip ötmekteyim...
-Aaa anahtarlarım ve telefonum cebimde...

Çıkartıyorum onları da x-ray'in bandına bırakıyorum...
Yine bip bip...
Genç kadına “ben uzaylıyım, aslında metalden üretildim” gibi bir abuk açıklama yapacakken...
O benden önce davranıp...
-Sanırım kemeriniz ötüyor... diyor...
Haklı! Kemer bu! Öter! (Kemer öter mi?)
Bu teknolojik odadan kendimi yeniden bahçeye atıyorum... kalbim küt küt atmakta... Merdivenleri hızlı hızlı çıkıyorum...Tıkanıyorum doğal olarak! Köşkün kapısındayım... Köşkü arkama alıp derin bir nefes çekip Boğaz’ın buradan görünen muhteşem manzarasına bakıyorum... Boğaz'ın her noktadan ayrı bir güzelliğinin ispatı gibi bir manzara... Ben doğal olarak bu noktadan hiç görmedim bu manzarayı... Daha üstlerden Emirgân Korusu'nun içinden Sarı Köşk'den de bakılınca benzer ama asla aynı değil manzara... Ama ben sanki buradan çok bakmışım gibi bir duyguya kapıldım... Bana altbeynimin bir oyunumu mu bu? Genç yaşında bir gecelik sarhoşluğun bedeli olarak kendisini aldatan kocasını asla affetmeyen Çerkez güzeli Dilşat Hanım karşımda... O’nun için için ağlamasını duyuyorum... Kadınlar gününde Dilşat Hanım’ın kadınca acılarına eşlik ediyorum... Bir kadın başka bir kadına nasıl acı verirse öyle işte... O’nu teselli etmek mi? Çok geç! Herkes köşke girip çıkmakta hızlı hızlı... Bilmiyorlar bu muhteşem yapının içinde saklı acıları, gözyaşları... Bu haller içinde yeniden ikinci güvenlik duvarından geçtim...
Sonunda serginin girişindeyim...
Gözlerimi kapıyorum... At koşturmaları ve de kişnemeleri arasında bir koridordan içeri süzülüyorum... Ama gerçekten süzülüyorum... Ben de mi at üstündeyim acaba! Ama rüya çabuk sona eriyor... Doğrusu bu duygumun daha kalıcı olması gerekiyordu ama ses ve görüntü efektlerini ne yazık ki yetersiz gördüm bu sergi için.... Büyükbabam da yanı başımda, geziyoruz sergiyi... (Kavacık tepelerinde akşam gezmelerine çıkarken omuzlarına alırdı beni.. ama kazık kadar kadınım artık... Ayıp olur!)
Ben bu sergiyi herhangi bir sergi gibi gezemedim... Çok duygusal, çok taraflı gezdim... Her nesne de içindeki ruhu yakalamak istedim... Taşı taş, ağacı ağaç olarak görmedim... Ruhlarda içindeydi... Oka sadağa bakarken kimin sırtındaydı görmeye çalıştım...
Savaşırken nasıl vahşet duygularımız öne gelir bunu yaşadım... Ben de at koştururken arkamdan tuzağa düşürdüğüm Camoka’nın adamlarına çiviler attım... Teker teker döküldüler... Atlar kişnedi... Oklar çekildi, keskin gözler nişan aldı... Oklar hedefi buldu... Vahşice gelebilirdi bu sahneler bana ama bugünün savaş ortamlarına göre daha insanca sanki... Güçlü güçsüzü yenecek! Genel kural!
Kadınların hele de özellikle evkadını tiplerinin (ki ben de aslında bu kategoriye giriyorum) bu sergiye böyle ilgi göstermeleri beni çok şaşırttı... Çok geçmedi bu kadıncıkların Cengiz Han’a neden bu kadar ilgi gösterdiklerini anlamış oldum... Her kadın hızlıca nesnelere bakıyor ardında güvenliklere doğru gidip bir şeyler konuşuyor... Bir nesneye bakarken güvenlikle yan yanayız... Yanına kadınlar gelip gitmekte... Meğer şu sorar dururlarmış!
-İkram-çay nerde?
Güvenlik cafe kısmına yönlendiriyor soranları...
Bana da geliyorlar...
Demek her şeyin bir ücreti var... Bu halka biraz iyi bir şey vermek istiyorsan eğer karşılığında rüşvet de vereceksin... 8 Mart’ta Sergi ücretsiz yapılmış... Üstelik bir de ikramda bulunuyorlar... Hiç hoş gelmedi bana deli danalar gibi kafeye koşmaları... Demek ki mahallede duyan gelmiş...
Sana ne ya! Sen gezmene bak! İlk katta gördüklerimden öyle büyülendim ki bol bol resim çekiyorum...Ya da çektiğimi sanıyorum... Bir alt kata iniyorum... İyice mest oldum... Görüntü almayı sürdüremiyorum... Makinemin şarjı bitmiş... çok üzülüyorum... Ama ne yapabilirim... Bol bol bakarak beynime kazımaya çalışıyorum gördüklerimi...Bu sergi anlatılmaz inanın, gezmek görmek gerek... Tanrı heykelleri, şaman maskeleri... Heykellerin anatomik yapısını inceledim... Ne güzel bir ırk! İnce belli, dar kalçalı, ince bacaklı... Anatomik yapının zarafetini somut görmek için kullandıkları giysilere bakmak daha gerçekçi aslında... Çizmelere bakınca ayaklarının ne kadar estetik olduğunu görüyorsunuz...

Irklar konusunda ahkâm kesmek istemiyorum... Moğolların Türk olup olmadıklarını da tartışmaya açmak istemiyorum... Zaten tüm dünya “Türk” varlığını yok etmek gibi bir çalışma içinde... Bence Moğollar Türk boyudur... ha Türk boyları birbirlerini çok mu severlerdi... Hayır! Ne sevmesi, çiğ çiğ yerlerdi... Her ne olursa olsun köklerime ulaşmanın tadı ile ayrıldım bu sergiden... Eğer görmek isterseniz 8 Nisan’a kadar süreniz var!
Evet büyükbabacığım... Ben artık evime dönmek zorundayım... Bana eşlik ettiğin için sana teşekkür ederim... Biliyorum ki hep yanımdasın... Seni çok ama çoook seviyorum!

2 yorum:

sureyyam dedi ki...

ahhh ahh bana diyene bakın.. döktürmüş ha döktürmüş...üzgünüm sen ben ve büyükbaban gezdik orayı...sen resim çekeceğim diye zırt pırt elini bıraktığın anda ben daha bir sıkı sarıldım.. çok şanslısın.. olsun bende inan seninle gezdim... senin gözünle...hani bir dilm vardı.. insanı miniminnacık yapıp insan vücuduna koyuyorlar oradan onun gözüyle dünyayı.. izliyorlardı.. benim favori bir filmim.. işte şu an bende öyle oldum..kadınlarımız...ikram var de olmadık kalabalıklara girerler.. birde dediğin gibi.. yedi sülalesinede haber ederler..şahsen utandırıorlar beni.. annemin bir sözü vardı.. boğazıma şiş takarım yinede yemem ben derdi.. bende öyle..eskiler benide çok çekiyor kimbilir önceki yaşamımda bol heykelli,resimli...bir dönemde yaşadım..hıı leonardo arkadaşım olur....)şaka bir yana..efese düzenlenen bir gezi için.. bir arkadaşım taşı toprağımı göreceğim demişti...şöyle demek vardı... ikram da var....) sanırım ilk önce o giderdi..bende sen gibi konularla danseder oldum.. konudan konuya..yazın.. tek kelime ile..muhteşem sürükliyen..alıp götüren bir yazı..abartmıyorum..canımsın

nazar dedi ki...

Sergiyi beraber gezdik. sen anlatırken her anını yaşadık... Yahu bizim nasıl bir ülkemiz varmış sat sat bitmedi, şimdi yine aynı şeyler oluyor, sıkışınca tembel miras yediler gibi satıp satıp yiyoruz...
İnsanlar layık olduklarışekilde yönetilirmiş, geçmişiyle ilgilenmeyen, boğazına girecek iki lokmayı düşünen insanlardan ne beklersin, o sergiye girmek için üste para alacaklardıki girince kıymeti olsun.. hani o şimdi asker fliminde baba oğul askere geliyorlardı babası oğluna " parsını verdik oğlum tadını çıkar" diyorddu, o geldi aklıma...
Bir zamanlar dünya tiyatrolar gününde ömründe hiç tiyatro görmemiş birilerini iyilik olsun diye tiyatroya götürmüştüm, beni rezil ettiler..
Af edersin ama demeden geçemicem "eşek hoşaftan ne anlar"...
ne mutlu sana unutulmıcak bir kadınlar günü geçirmişsin...
sevgi ve selametle...