Pazar, Temmuz 12, 2009

Suda...




Geldim gidiyorum şu dünyadan ya; en beni içine alan zamanı sanki bu pazar sabahı saatleri...

Kimsecikler yok ortada yine kuşlar ve beni saymazsanız.

Arada bir sessizliği bölen araç gürültüsü de olmasa keyfime diyecek yok.

Hayallerim ve ben başbaşayız...

Nerde olduğum, ne hallerde olduğum hiç ama hiç önemli değil şu anda.

Zaten olmak istediğim yerdeyim...

Yürüyorum bir başıma toprak kokan yolda. Sağımda solumda daha olmamış böğürtlenler..
Cırcır böcekleri güneşin kavurucu sıcağını bekliyor cırcır ötmek için.
Denizin kokusu ciğerlerime doluyor boşalıyor. Tüm dertlerimi koparıp koparıp söküyor aklınca bağrımdan...

Gözlerimden gelen yaş rüzgardandır besbelli.

Toprak yoldan yavaş yavaş kumlu yola ulaşıyor ayaklarım. İyot kokusu olabildiğince güçlendi... Artık tam bir kafa bulmuş haldeyim. Denizden gelen poyrazın serinliği tüm bedenimi sarıp sarmalamışken hazır, bende biraz kendime sarıyorum kollarımı.

Ürperdim mi ne?
Sevdim birden sanki üşümeyi... Farkettim ya kendimi...

Ayaklarım kuma bata çıka yürür oldum artık. Her batış her çıkış bir oyun haline geldi... Daha gecenin ayazını taşır sabahın bu saatleri kumsal... Savursan da şöyle bir tekme atıp, güneşin kuruttuğu kavurduğu saatlerdeki gibi savrulmuyor kum taneleri... Daha zor, daha ağır, daha nazlı...

Usul usul denize doğru ilerliyorum. Çıplak ayaklarımın sesini duyup da kaçıp gitmesinler şeytan minareleri. Gümüş balıkları ürkmesinler gölgemden sakın ha...
Gölgemi nasıl saklasam?

Suda ayaklarım... Su soğuk mu soğuk. Tam çivi gibi dediklerinden. Temmuz sabahı da olsa serin sulardayım işte...

Deniz beni çağırıyor açmış kollarını koskocaman: "Haydi gel, ne bekliyorsun daha?"

Ufuk çizgisinin albenisi, ulaşılmazlığı mı beni böyle sana çeken ey deniz?
Hadi çocuk olsam kanardım sana da artık büyüdüm ben... Nerde senin bitmezliğin, ulaşılmazlığın?

Gölden bir farkın kalmadı artık gözümde... Dünya bir bilye tanesi hani Paşabahçe Cam Fabrikası'ndan çıkmış gibi... Sen ordaki maviliksin işte be ey benim güzel denizim...
Avucuma alıyorum biraz denizden; sonra bırakıyorum yine geriye... Ben denizle, deniz benle dalga geçiyoruz... Bir gülüyoruz bir gülüyoruz ki halimize, saçlarıma ellerini dolayıp başımı alıyor deniz...

Şarkılar söylüyoruz uyumsuz, notasız... Onun uğultusu benim çığlıklarımı boğuyor zaman zaman.. Susurturuyor beni usulca okşayarak...

Birlikte yeniden söylemeye başlıyoruz şarkıyı... Bu kez daha uyumluyuz mu ne? Ben söylerken o susuyor... O solo yaprken kendimi susturuyorum. Sarhoşluğundayım onun solosunun...

Mavinin yeşilin her türlüsü... Koyusu açığı, ton tonu... Turkuazı, havaisi, morumususu, laciverti, diplerde katran karası...

Diplerde katran karası...

Aman...

Katran karası alır beni içine çeker diye ürpermişken daha ortalarda görünmeyen güneşin gönderdiği ışıklarla parlayan altın kumlara bir basıp var gücümle yukarı doğru çıkmaya çalışıyorum.
Renkler yine savaşta... Açıklar beni yukarı koyular aşağıya çekmekte... Ağırlaşıyorum...

Öyle çok girdim ki denize ta içindeyim. Bu yüzden artık konuşamaz oldum sanki onunla. Yok artık karşımda çünkü...
Ben o'ndayım; bilmiyor ki o da bende...

Teslim ettim kendimi artık. "Ne olacaksa olsun" dedim. İster dibe çek beni, ister savur kıyıya at!

Ne dibe çekti; ne attı...

Kulaklarımda denizin derinlerinden gelen milyonlarca frekans ses... Gözlerim tuzlu sudan yanmış, sımsıkı kapalı... Üşüyorum demek ki dudaklarım titriyor...

Bir beşikte gibi sallanıyorum koyudan daha koyu suda masmavi bir gök altında...

Bir kayık gibiyim sanki... Kollarım boşta kalmış küreklerim... Ne sağımdan hayır var ne solumdan...

Birinden birine asıl diyorum kendime... Dönmem için geriye hızla küreğe asılmam gerek... Yok, olmuyor... Ne yürek, ne kürek var bende...

Güneş hızla yükseliyor maviliğin içinde... Mavilik artık yok oldu. Yerine bakamadığım bir aydınlık peydah oldu.

Artık biz bize değiliz dedi usulca kulağıma doğru deniz: "Seni yavaşça kıyıya bırakacağım, ve sen gideceksin ardına bakmadan bana."

Birden çat çat pat pat motor sesiyle doldu suyun içindeki kulağım...

Başımı bir yunus gibi suya daldırdım önce... Sonra yine yukarı doğru...Hızla küreklerimi elime aldım.. Yok yok kollarımı... Yüzmeye başladım kıyıya doğru...

Şeytan minareleri çoktan kumun altına saklanmışlar bile...

Küçük çocuk kovasını uzattı bana:"Bana biraz su getirsene ordan"

O da derinlerden su istiyor. Derinlerin farkını biliyor demek ki.

Ayaklarım yorgun yorgun ıslak kumlara bastı. Tüm ağırlığım orda döküldü kaldı. Isınmış kuru kumlara basarken tabanlarım sanki daha az ağırdım öncesinden...
Sırtıma sarındı bir örtü gibi denizden gelen esinti... Dayanamadı deniz yine sardı beni... Bende onu...

Arkama bakmadan hiç, yürüdüm kumsaldan toprak yola doğru... Yine böğürtlenler.. Biraz daha mı olmuşlar ne? Az kaldı tadına bakmaya...

Islak, hafif, küçük bir kayık... Küreklerimi yana almışım... Bir başka seferi bekler gibi...

4 yorum:

Tijen dedi ki...

Nice hikayelere Şirin, güzel günler diliyorum.

şirin'den esintiler... dedi ki...

Teşekkür ederim Tijen. Okunmak da güzelmiş:P

owl dedi ki...

ne hoş bir hikaye, çok beğendim. denizi yaşadım okurken...

şirin'den esintiler... dedi ki...

Ne mutlu bana:) Demek anlatabilmişim... Sağol düşünceni paylaştığın için Owlcığım...